Adana’da TEKEL’in hurda makinelerini satın alıp bunlarla kaçak sigara üreten bir kişi yakalandı. Kaçakçılılara göz açtırmayan polis bunu da gördü. AdTekel'in hurdaya çıkardığı makineleri alarak çay imalathanesi ruhsatı aldığı depolarında kaçak yerli sigara ürettiği öne sürülen bir kişi yakalandı.
Bir istihbaratı değerlendiren Mali Büro ekipleri, Hacı Sabancı Organize Sanayi Bölgesi'nde 3 depo kiralayıp, çay imalathanesi ruhsatı alan, ancak, kaçak sigara ürettiği öne sürülen Ahmet Aldemir'i (50) ve depoları takibe aldı. Depolarda, Tekel'in yerli sigara markalarının kaçak imal edildiğini saptayan polis, 4 ay süren takip sonunda, operasyon düzenledi. 'Duman' adıyla gerçekleştirilen operasyonda depo sahibi gözaltına alındı. Kaçak sigara fabrikası gibi kullanılan depolardaki 3 ton tütün, yerli sigara markalarına ait sigara ambalajları ve hazırlanmış sigaralara el konuldu.
Türkiye'de ilk kez kaçak sigara fabrikasının ortaya çıkarıldığı belirtilen operasyonda, sigara imalatında kullanılan makinelerin, Tekel'in arızalandığı için hurdaya çıkardığı makineler olduğu anlaşıldı. Bu makineleri satın alıp, kaçak fabrika kurduğu öne sürülen Aldemir, suçlamayı kabul etmeyip, depo olarak kullandığı işyerinde malzeme alım satımı yaptığını söyledi.
Domuz gribiyle ilgili son verileri açıklayan Sağlık Bakanlığı, yurtta domuz gribinden ölüm sayısının 161`e tırmandığının haberini verirken, 300
hastanın da hastanelerde
tedavi gördüğünü bildirdi
Sağlık Bakanlığı, domuz gribinden ölenlerin sayısının 161`e ulaştığını, 243 kişinin hastanede yattığını, 70 hastanın takip ve tedavisinin yoğun bakımlarda sürdüğünü, bunlardan 32`sinin ise solunum destek cihazına bağlı olduğunu açıkladı.
Sağlık Bakanlığı`ndan yapılan yazılı açıklamada, pandemik gripten kaybedilen vatandaşların sayısının 161 olduğu bildirildi. Açıklamada, `Halen pandemik grip sebebiyle hastanelerde yatan hasta sayısı 243`dür. 70 hastanın takip ve tedavisi yoğun bakımlarda sürdürülmektedir. Bunlardan 32`si ise solunum destek cihazına bağlı olarak takip edilmektedir` bilgisi yer aldı.
Hayatını kaybedenlerden 92`sinde pandemik grip açısından risk taşıyan altta yatan kronik hastalık tespit edildiği belirtilerek, `Hastalıktan korunmanın en etkili yolu aşılanmaktır. Halen sağlık kuruluşlarımızda kronik hastalığı bulunan ve 6 ay-24 yaş arasındaki vatandaşlarımızın aşılanmalarına devam edilmektedir. Aşının koruyucu etkisi 14 gün sonra ortaya çıktığından vatandaşlarımızın kişisel korunma önlemlerine hassasiyet göstermeleri önem arz etmektedir` denildi.
Bakanlık`tan tedavi `tavsiyeleri`
Hemen hiçbir devlet hastanesinde farklı tuvalet uygulaması olmamasına rağmen, Sağlık Bakanlığı`nca, domuz gribi geçiren hastaların mümkünse ayrı tuvalet kullanması, 19 yaşın altındakilerin ise aspirin almaması önerilerinde bulunuldu. Ayrıca, yatak başı, masa, kapı kolları, lavabo, musluk başlıkları, telefon ahizesi, uzaktan kumanda ve oyuncak gibi eşyaların günlük hayatta kullanılan deterjanlarla temizlenmesi, bunun için özel dezenfektanların kullanılmaması gerektiği belirtildi. Hastaların kullandığı yemek kapları, havlu, çamaşır ve çarşaf gibi eşyaların ayrı yıkanmasına gerek olmadığı, yemek kaplarının bulaşık makinesinde ya da elde su ve sabunla yıkanabileceği bildirildi. Hastanın kullandığı tuvalet ve banyonun temizliğinin evde kullanılan deterjanlarla günlük yapılması da tavsiye edildi.
ALMANYA’da yayınlanan Bild gazetesi, Yunanistan’a hitaben, “Bize olan borçlarınızı ödemek için adaları satın” diye başlık atmış.
Yunan halkı da buna çok bozulmuş. Bu haberi dün gazetemizin ekonomi sayfasında ayrıntılarıyla okuduk. Haklılar; bir millete “vatan toprakları satarak dış borçlarını öde” demek ağır bir laftır. Herkes buna tahammül edemez. Bunun yerine mesela “adalarınızı özelleştirin” deselerdi kimse buna karşı çıkmayacaktı. Hatta Yunanistan’ın liberal aydınları ve banka ekonomistleri şöyle makaleler yazacaktı: Ne var yani? Adalarımızı 49 veya 99 yıllığına, Yunan Özelleştirme İdaresi’nden kiralayan Alman şirketleri, adaları römorkörlerle çekip başka ülkelere mi götürdü? İşte adalar durduğu yerde duruyor. Üzerinde de Yunan bayrağı dalgalanıyor. Bu makaleleri okuyan sade vatandaş da şöyle düşünecekti. Bunları yazanlar doğru söylüyorlar vallahi. Adalarımız durduğu yerde duruyor. Bayrağımız da gönderde nazlı, nazlı dalgalanıyor. Şu geri kafalı Yunan ulusalcıları, borçlarımıza takla attırtan özelleştirme projelerine niçin karşı çıkıyor ki, anlamıyoruz. Üstelik bu özelleştirmeler sayesinde şu ahir ömrümüzü keyifli bir şekilde sürebileceğiz. Di mi yani? * * * Hayatta istediğin sonucu elde etmek için, pek de makbul olmayan şeyler yapman gerekiyorsa, yap. Ama eylemine koyduğun ismi seçerken çok dikkatli ol. Mesela açılım filan de. İnsanları içine düşürdüğün durumdan utandırma. Birilerinin oyunu bozmasına izin verme. Atalarımız bu gibi karışık durumları suhuletle idare etmenin yolunu “öpersin aldırmaz, bir öpücük ver dersin, kaldırmaz” diyerek çok güzel göstermiştir. * * * Son verilere göre milli gelirinin yüzde 13’ü kadar “dış açık” (cari işlem açığı) veren Yunanistan’ın, bütçe açıkları da yine milli gelirinin yüzde 13’üne eşittir. Demek ki, Yunanistan bütçe açığını dışarıdan borçlanarak finanse ediyor. Kısaca Yunanistan el atıyla sefa sürüyor. Şimdi attan in diyorlar. Yunanistan’ın kök sorunu, bütçe açıklarının ve kamu borçlarının milli gelire oranının yüksek olması değildir. Bunlar da ekonomik istikrarı bozan şeylerdir. Kötüdür, yanlıştır. Ama esas sorun, bunları dışarıdan borçlanarak finanse etmiş olmalarıdır. Japonya’nın kamu borçlarının milli gelire oranı, yıllardır bütçe açığı verdiği için (bütçe fazlası varsa, kamu borcu artmaz, azalır) Yunanistan’dan yüksektir. Ama Japonya’nın cari işlem fazlası vardır. Japonya’nın kamu borcunu döndürmek için hiçbir ülkeden para istemesi gerekmez. Yunanistan da eğer, bütçe açığı vermekle birlikte “cari fazla” verseydi, Almanlar da onlara “Adalarını sat” diyemezdi. Farkı, fark edin lütfen. Son Söz: Teşhiste hata, tedaviyi başarısız kılar.
Anne ben Nikesist oldum Taraf - Istanbul - 10.10.2009
Kişisellik nasıl haberleştirilir, haber nasıl kişiselleştirilir. Çakma Nike, çakma eylem, çakma gazetecilik...
Birinci tekil şahıs kullanarak haber yapmak... Başıma ne geldiyse annemin sözünü dinlemediğim için geldi. Başıma gelenlerin en acımasız olanı onun tahta topuklu siyah terliğidir.
Biz yeni kuşak, pabuç fırlatmakta anneler kadar mahir değiliz. Anneler o terlikleri senelerce nasıl isabet ettirdiler. Güdümlü füze gibiydi, koridoru döner ensene yapışırdı. Haftalardır imzalı haber çıkarmıyordum. Annemi, kendimi ve ülkemi düşündüm (Elveda Lenin). Ben de bir editörüm, ben de açıköğretim öğrencisiyim, ben de 20’li yaşlardayım, benim BirGün editöründen neyim eksikti ki?
Çakma Nike: Anti kapitalizm sembolü Bir odaya kapandım. Selçuk Özbek’in videolarını seyrettim. Bir hafta terasta atış talimi yaptım. Annemin tekniğiyle BirGün editörünün tekniğini birleştirdim. Bütün konsantrasyonu topladım ve ayakkabı fırlatarak haber yapabileceğime kanaat getirdim.
Geçmişe bir çizgi çekmek lazımdı: s(Nike... Ait olduğum bütün gruplarla vedalaşmam lazımdı. Yeşiller Partisi eş sözcüsü Bilge Contepe’yi aradım. İstifa etmek istediğimi söyledim. Bilge Hanım; Çiçekle böcekle parti mi olur, sizin dünyayı değiştireceğiniz falan yok, alacan ayakkabıyı çatırt diye dayıyacan IMF başkanının alnına, eylem budur!
Bilge hanım beni dinledi. Sonra soyu tükenmekte olan kutup ayılarını anlattı. Sonra soyu tükenmekte olan kutup ayılarını anlattı. Sonra yine... Sonra yine...
Göz kapaklarım ağırlaştı. Kendimi çölde hissettim. Aklıma bahtsız bedevi geldi. Laf aylardır ödemediğim aidatlara gelince konuşmayı bitirmek gereken ânı keşfettim ve telefonu kapattım. Sonra Genç Siviller’den Turgay Oğur’u aradım.
Alo, Turgay? Herhangi bir şeyin başkanına Converse fırlattığını gördük mü? Yemeyin beni kardeşim. Sorosçusunuz siz.
Turgay ‘Converse bizim hiçbir eylemimize katılmadı. Fena halde ulusalcı olduklarından şüpheleniyorum’ gibi çarpıcı bir iddiayla beni durdurdu. ‘Converse Milliyetçiliği’ gibisinden bir kavram ortaya attı. Liberalize edilerek, yumuşatılmaya çalışıldığımı hissettim. Turgay’ın peşpeşe salladığı ikna darbelerinden nevrim dönünce konuşmayı bitirmek gereken ânı keşfettim ve telefonu kapattım. Aksaray’a gidip çakma Nike satan dükkanları dolaştım. Nike satışlarında bir artış olmamış. Zaten bu halk bizi anlamıyor.
Aksaray’da ‘Settar’ diye çakma Nike satan bir adam var. Burada aradığım ‘çakma suç aletine’ rastladım. Settar, ‘25 lira ama sana 20 olur’ dedi. 20 olmaz dedim. Bu ayakkabı çakma Nike. Anti kapitalizm sembolü. Meta haline getiremezsin. Pazarlık konusu yapamazsın. 25 lirayı çıkarıp masasına bıraktım. Üçün beşin hesabını yaparak eylemimi kirletmek istemedim. Settar, sosyal içerikli bir film karesi gibi yüzüme baktı. Çav bella, diyerek yanından uzaklaştım.
Lenin, Castro, Maradona ve Özbek “Ben gazeteciyim. Bir maniniz yoksa salonunuza gireceğim, ayakkabı fırlatmak istiyorum” diyemezdim. Her şeyi illegal yollardan yapmam lazımdı. Bilgi Üniversitesi öğrencisi olan Alaz Kuseyri adlı arkadaşımı ayarladım. Alaz’a eylem planını anlattım. Sükûnetle dinledi. Sonra Alaz’ın dudaklarından iki kelime döküldü: Yusuf, Yusuf... Bir devrimcinin insanları ikna etmek için kullanması gereken en can alıcı cümleyi söyledim: Her şeyi biliyorsun, artık sen de bu işin içindesin. Bir ara güvenlikle göz göze gelince ‘ulan acaba’mı diye içinden geçiriyorsun. İtalyan işçi sınıfı marşını mırıldandık, birbirimize cesaret verdik, içeri girdik.
Bilgi Üniversitesi acayip bir yer. Erotik içerikli 900’lü hatlardan kazanılan paralarla kurulmuş. Girişte döşemelerin bolşevik kızılına boyalı olduğunu fark ediyorsun. Salona çıkan kırmızı parke kaplı koridorlarında yürürken hezeyanlı bir politizme gark oluyorsun. Gözümün önünden Lenin, Bolivar, Castro ve Maradona’nın geçtiğini gördüm. Bir kapıda Stalin, bir kapıda Troçki duruyordu (lan, yine mi İstanbul’dasın). İki çift ayakkabı ve tarihsel bilinç taşıyarak salona varmıştık.
Baklava desenli çorap ve eylem Ayakkabı fırlatmak istiyorsan bilmen gereken şeyler var. Belini 15 derece sola çevirerek ve çeyrek daire çizerek fırlatman gerekiyor. Dizleri bükmeyeceksin. Derin nefes alarak. Biiir, iki... Açıkçası BirGün editörünün bu kadar yakın mesafeden o ayakkabıyı isabet ettirememesini anlayamadım. Benim tezim, ayakkabıyı sıkı tutamadı ve elinden kaydığı için istediği atışı yapamadı. Nitekim ilk denememde belirlediğim noktanın da uzağına salladım ayakkabıyı. Arkadaki panoya çarptı.
Çoraplara dikkat etmek lazım. Ben baklava desenli çorapla bayağı zorlandım. Bir kere o çorabı kimsenin görmemesi için ortamdan uzaklaşmak istiyorsun. Ayrıca diğer tekini fırlatmayınca koşmak da zor oluyor.
BirGün editörünün oturduğu koltukla sahne arasında 12 metre uzaklık var. Ayakkabı IMF Başkanı’nın bulunduğu noktaya 1.5 saniyede ulaşıyor. (Hepsini araştırdım). İdeal bir ayakkabı fırlatma eyleminin hızını “Hız eşittir yol bölü zaman” formülüne göre hesapladığımızda ayakkabının hızını 28.8 km/sa olarak tesbit ediyoruz.
Her yönüyle incelediğim bu eylemde, bir ayakkabı fırlatma eylemcisinin psikolojisine ilişkin söylemem gereken şeyler var: İllegalite iştah açıcıdır, böyle bir sofra dururken gazetecilik yapmaya gerek yoktur. Öte yandan...
Biliyorum IMF cici bir şey değil. Dünya, Lidya’nın ahına teslim olmasaydı keşke. Fikir de güzeldi, amenna. Ne var ki, çoğunluğu sarmadı bu eylem. Köşe yazarları üstünü çizdi. Sokak çoktan unuttu gitti. Daha ‘bizden’ eylemler bekleyenler oldu. Ne diyordu Ecevit’e yazar kasa fırlatan protestocu esnaf: “Sayın başbakanım! Al! Ben bir esnafım, ben bir esnafım!” Ayakkabı protestocusu da böyle ‘bizden’ bir eylem yapsaydı. Donunu çıkarıp fırlatsaydı. Donumuza kadar soydunuz bizi deseydi. Daha yerel bir şeyler kullansaydı. Sümerbank ayakkabı, Olivetti kasa, Anayasa kitapçığı... Fikir iyi gibiydi, ama sonuçta görünüyor ki, bu ayakkabı eylemi pek de isabetli olmadı. Eylemi bitirmek gereken ânı keşfettim ve haberi kapattım.
Not: Turgay Oğur’a ve Bilge Contepe’ye engin hoşgörüleri için teşekkür ederim.
Konuşa konuşa mutlaka çözeriz Taraf / herTaraf - Istanbul - 12.10.2009
AYSEL TUĞLUK* / Demokratik müzakere ve diyalog sürecinin DTP üzerinden gelişeceği ya da geliştirileceği anlaşılıyor. Bu sorumluluğumuzun farkındayız ve gereğini yapmak üzere inisiyatif ve irade gösteririz. (...) Öcalan’ın ve PKK’nin bir meşruiyet problemi yoktur. İşte tam burada politik aklı ve yaşanılanlardan damıtılmış olgunluğumuzu kullanarak birbirimizi rahatlatmanın yollarını bulmalıyız.
(Yasemin Çongar’ın 3 Eylül 2009 tarihli “Devlet, DTP ve PKK” başlıklı makalesine cevaben yazılmıştır.)
Yasemin Hanım,
“Devlet, DTP ve PKK” başlıklı makalenizde kimi açıklamalarıma istinaden nazik bir dille yaptığınız eleştirilerinize yanıt vermek için epey geciktiğimin farkındayım ama biz politik Kürtlerin klişesiyle “süreç kritik ve çok yoğundu!”.
Eleştirilerinize direkt yanıt diye algılamayın yazacaklarımı. Gazetenizi bir platform kabul edelim ve bunu demokratik bir tartışma sayalım. Kaç yıl oldu saymadım ama siyasetin figürlerinden biri olduğumdan beri hemen hemen her şeye eleştirel bakmaya özen gösteriyorum. Daha doğruyu bulma çabasıdır bu. Daha güzeli. Daha ahlaklısını…
Silahın yerini siyasetin, ölümün yerini yaşamın alması için bunca özveriyle çabalarken çoğu zaman anlaşılmamak incitiyor. Anlatamıyoruz galiba ve anlaşılamıyoruz haliyle… Oysa birbirimize anlatmamız gereken çok şey var. Sözün gücüne ve kalplerdeki yankısına inanmalıyız.
Aslında konuşmanın başlı başına yaratıcı bir eylem olduğunu düşünüyorum. Sanırım Yunanca poli-tika sözcükleri de aşağı yukarı “çok konuşmak” anlamına geliyor. Arapça da ise siyaset terimi, daha çok “rahatlatmayı” ifade eden bir eyleme işaret eder. Yani politik eylemde konuşma ve rahatlatma eylemlerine bir atıf var. İşte bunlara ezilenlerin politik sahneye çıkmasıyla birlikte üçüncü ve önemli bir unsur, çelişkiye işaret etmek eklenmiştir.
Kanımca, bu üç eylemi sırasıyla iyi sahnelemek dünya siyaset arenasında sağlam pozisyonlar yaratır. Önce konuşma, sonra rahatlatma, en son çelişkileri işaret etmek; bence bizler çoğunlukla sonuncusuyla ilgiliyiz ve onu her şeyin önüne koymuşuz! Bunun elbette nedenleri vardır. Deneyim, sürekli ve bıktırıcı psikolojik ortam, kabaran kişisel hırslar vs. vs…
Ama hep haber bekler gibi konuşmak, zorlar. Günümüz dünyasında bir gün sonra konuşmak her zaman geçtir.
Kendi temel ilkeleri ve konuşma tarzı içinde çarpıcı ifade etmek önemlidir. Elbette bazı temel konularda ısrarlı olmak çok önemlidir, ama demokratik Kürt siyasetinin bu ısrar noktasında üslup ve yöntem olarak epeyce sorunlar yaşadığını da ifade etmeliyim.
Zor bir meseleye çözüm arıyoruz. Hepimiz ufuklu düşünmek, pratik ve yaratıcı olmak zorundayız.
Klasik ve eski tarz siyasetin tam da bu konjonktürde sahiplerine kaybettireceği açıktır.
Dogmatik düşünce tarzı ve yaratıcı bilince dayanmayan siyasetin trajedi kadar türlü biçimsizlikleri de ürettiği kanısındayım. Klişe ve slogana dayalı zihniyet dünyası 21. yüzyıl aklını tatmin etmez! Günlük pratik ve kısa vadeli hesaplar açısından belki, ama yeni toplumsal model ve politik vizyona katkısı olacağı düşünülemez. Tekrar eden ve aşılamayan, rutinleşen ve hatta ilgi çekmeyen vaziyet bu, yazık ki…
Sonuç; politika yapma tarzının değişmesine dayanır!..
Bilirsiniz, Türkiye’de politika her zaman tuhaf bir içerik ve biçimde yapılagelmiştir.
İnsan bazen hiçbir şeyin değişmeyeceği duygusuna kapılıyor. Ama hemen akabinde yine bir umut ışığı bir yerlerden parıldayıveriyor. İşte son açıklamalar (sivil ve askerî) misaldir. Değişimin pozitif ve negatif yansımaları diye okuyorum bunları. Ve artık sanırım bunca deneyimi, değişimi yaşamış Türkiye’de sadece reddetmeyle/negatif argümanlarla politika yapma önemli oranda etkisizleşmeye başladı.
Proje bazlı, hizmete endeksli ve özellikle daha iyi bir gelecek umudu yaratabilen politik tarz daha revaçta. Elbette muhalefet argümanlarını güçlü kullanmanın modası tümden geçmedi ve çözülmemiş sorunlar (Kürt meselesi gibi) var olduğu müddetçe de bu elzem bir yol olmaya devam edecektir. Ancak kitleler uzun süre salt muhalefete dayalı argümanların etrafında kalmayı sürdüremezler.
Kanımca, genel kitlelerin bilincinde de alttan alta yukarıda belirttiğim politik tarza duyulan bir özlem var oldu/oluşuyor. Barış, demokrasi, açılım, çözüm ve diğer argümanlar elbette anlamlı ve hoş şeylerdir. Ancak küçük küçük de olsa bu olgular ekseninde insanların hayatını dönüştüren, umutla sarıldıkları adımlar atılıyor mu,projeler var mı, ve bunlar nelerdir? İşte revaçtaki soru budur. Türkiye’deki siyaset aktörlerinin bu soruya halen verilmesi gereken yanıtı vermiş olduklarını düşünmüyorum. İktidarıyla, muhalefetiyle bu böyledir.
Bence Kürt meselesini tartışırken, daha uzun vadeli bir perspektifle ve insanların günlük hayatında etkili dönüşümler yaratan tasarılar/uygulamalar üzerine düşünmek gerekiyor.
Yasemin Hanım;
Kürt meselesinin çözümüne yönelik tartışma ve çabaları anlamlı bulduğumu söylemek isterim.
DTP olarak da önemsediğimiz ve somut/pratik adımlar atıldığı müddetçe destekleyeceğimiz bir süreç yaşıyoruz. Bu sürecin neresinde, ne kadar ve nasıl yer alacağımız çözüme ilişkin muamma ve muğlâklığın giderilmesiyle ilgili olacaktır. Temkinli hareket ediyor olmamız anlaşılmalıdır. Zira, kendimize biçtiğimiz rol ve misyon kapsamıyla, bizden beklenilen rol ve misyon tanımı- kapsamı arasında ilkesel bazda farklılıklar var. Bu ayırımı kapatmanın yolu, meselenin çözümüne yönelik somut adımların atılmasıdır. Süreç çözüm eksenli olgunlaştıkça, bizler de beklentilere yanıt olabilecek rolü oynarız.
DTP misyonu sınırlı ve güçsüz bir parti değildir, olmamalıdır. Aksine, siyaset üretme ve yapma yeteneğini yetkince gösterebilirse gücünü mevcut pozisyonundan kat be kat aşacak potansiyele ve derinliğe ulaştıracak bir partidir.
Olağanüstü kongremiz bunun bir ilk adımıdır. Kısmen eleştirilmiş olsa da, yeni örgütsel yapısı ve argümanlarıyla ciddi bir açılım perspektifine sahip olduğu da kabul edilmektedir. Açıkçası, oldukça uzun vadeli ve yepyeni bir tarzda, hem yöntem hem ilişki hem zihniyet hem dil hem de örgütlenme bakımından demokratik, yaratıcı, çoğulcu bir tartışma ortamına oturmak gerekiyor. Mecliste bulunuyor olmamız bu gelişmeyi pekiştirecektir.
Kürt meselesi söz konusu olduğu zaman, sözü ve eylemi geçerli herkesin yeteri kadar objektif olması gerektiğini düşünürüm. Vicdan ve akıl gücünden yararlanacaksak bu böyle olmak zorundadır. Biz siyasetçilerin en büyük handikabı da sanırım bu objektifliği bulunduğumuz zemin, kurumsal kimlik ve psikolojik atmosfer nedeniyle yitirmiş olmasıdır. (ara not: Âkil adamlar önerisi işte tam bu sebeple bana gerçekçi ve gerekli gelmektedir. )
Devlet, PKK ve Öcalan olgularının günlük yaşamda alabildiğince hissedildiği, ilişkilenildiği, ret ve kabul edildiği, konuşulduğu bir ülke zemini ve ortamında siyaset üretmeye-yapmaya çalışan bizler “hassas” diye nitelendirilen bu vb. konularda konuşmak zorundayız. Temsil siyaseti nedeniyle bu hem görevimiz, hem de politik aklın ve vicdanın da bir gereğidir.
Zaman ve insan kaybına hiçbirimizin tahammülü kalmadı. Yanlış bulunabilir ama en kısa ve en sağlam yolu işaret ediliyor; İmralı!.. “Öcalan ve PKK, çözüm sürecine dahil olmalı, edilmeli” derken, bunu çözüme dönük bir kaygı, bir bakış açısı ve katkı maksadıyla belirtiyoruz. Diyalogun teknik yönleri konusunda farklı-çeşitli fikirler ileri sürülebilir ama gerekliliği konusunda bir ortak akıl oluşmuyorsa, bunun çözüm perspektifine sahip olup-olmamayla alakası olduğunu düşünürüz. Zira, devletteki yetkin bürokratlar da dahil en değme siyasetçisinden entelektüeline kadar hiç kimse Öcalan kadar bu meseleye hakim değildir.
Türkiye kamuoyunda “meşru olmayan-görülmeyen” dediğiniz konu ve olgulara ısrarla vurgu yapılmasının sebeplerinden önemlisi budur. Bunun dili ve yöntemi konusunda daha duyarlı davranabilirdik. Ama şu da bilinmeli ki, Kürt kamuoyunda tam tersi bir realite, motivasyon ve meşruluk söz konusudur. A. Öcalan’ın ve PKK’nin o açıdan bir meşruiyet problemi yoktur. İşte tam burada politik aklı ve yaşanılanlardan damıtılmış olgunluğumuzu kullanarak birbirimizi rahatlatmanın yollarını bulmalıyız. Binlerce insanın ölme ihtimalini ortadan kaldıracaksa, neden bir insanla konuşulmasın ki! Konuşulmuyor olması reel politik açıdan stratejik bir hata değil midir?
Yine de bu cümleler rolümüzü ve misyonumuzu gölgelemez. Objektif akıl gereği politik analizlerde bulunup realitelere işaret ediyoruz. DTP de bu realitelerden biridir.
Demokratik müzakere ve diyalog sürecinin DTP üzerinden gelişeceği ya da geliştirileceği anlaşılıyor.
Bu sorumluluğumuzun farkındayız ve gereğini yapmak üzere inisiyatif ve irade gösteririz. Buna yönelik parti içinde (örgütsel, zihni ve teknik ) ciddi bir hazırlığımız da söz konusudur.
Parti olarak çözüm sürecinde rolümüzü oynamak istiyoruz. Sorumluluğumuzu kimsenin üzerine atmıyoruz. Ki, Öcalan da bu konuda “herkes ve özellikle DTP rolünü oynamalıdır. Sorumluluğu bana atmamalıdırlar” diyor. Hal böyleyken, biz siyasetçilerin görevden kaçmak gibi bir keyfiyeti ve sorumsuzluğu olmaz/olamaz. Aksine, ön açıcı/yardımcı ve katkı sunan olmak istiyoruz. Burada sorun edilen biz olmamalıyız. Çözüme dönük bir irade ve program oluşacak/oluşturulacak mı? Bunun yolu/yöntemi ne olacak? Partimizle diyalog hangi çerçeve ve ilkelerde kurulacak? Ya da kurulacak mı? Kanımca asıl mesele bu hususlardır.
Tüm bu olay ve olgular içinde tekrar belirtiyorum ki, DTP rolünden ve gücünden eksilmez. Aksine, rolünü ve misyonunu koşullayan olgular içinde işlevli bir aktör/muhatap ve -bu rolüyle çelişmeyecek- etkili bir köprü olabilirse, bunu güçlendirebilir de.
Bir diyalog mekanizması oluşturmak şarttır. Ama başbakan görüşmesinden sonra aylardır
DTP ile diyalog kurulmadığını da kamuoyu bilmelidir.
Tek yanlı, dayatmalar içeren, diyalogsuz ve içeriği bilinmeyen bir çözüm veyahut açılım olabilir mi? Siyaset, iyi niyetle sürdürülebilir bir faaliyet değildir ki!.. Demokratik çözüm ve toplumsal barış konusunda politik argüman ve araçları güçlendirmeye dönük bir vizyona ve iradeye sahibiz. Ancak, amaç bağcıyı dövmekse –ki, genel algı budur- DTP bunun dışında olacak/kalacaktır! Unutulmasın ki, 50 bin ölünün yarattığı travma, hassasiyet, motivasyon, inançlar ve şekilleniş içinde siyaset yapıyoruz. Acılar söz konusu olunca adil, erdemli ve ilkeli davranmak gibi sorumluluğumuz vardır. Ayırım gözetmiyoruz, tüm acıları hissediyoruz…
Açıklamasız, ilişkisiz, diyalogsuz bir yere varamayız. Anlayamayız, anlatamayız. Konuşmak ve tartışmak gerekiyor. Yol haritası niye verilmiyor, hasta tutuklular niye bırakılmıyor? Çocuk tutuklular ne olacak? İmralı’ya tecrit ne zaman bitecek? Operasyonlar ne olacak? Tezkere çıktı, çatışmalar yoğunlaşacak mı? Bilmiyoruz. Anlatmıyorlar. Anlamıyoruz. Anlatamıyoruz!..
En son sınır ötesi tezkere de çıktı! Kürtler bunun anlamının ve sonuçlarının ne olacağının farkında Yasemin Hanım. Madem konuşmamızdan rahatsızlar, biz susarız ama siyasi iktidarın bölge vekilleri de gitsin bu “savaşa devam” olarak algılanan tezkere ile açılımı yan yana koyarak durumu Kürt halkına izah etsinler, biz de dinleyelim öğrenelim!..
İnanıyorum ki Yasemin Hanım, insani açıdan bir dram haline gelen bu meselede aklı/duyguları ve vicdanı doğru kullanabilirsek, başarabiliriz.
Bilirsiniz, Türkiye’de siyaset yapılırken kavramlar ve analizler fazlasıyla kullanılır. Ancak, bu savaştan kaynaklı yoksulluk, göç, ölüm ve Ceylan’a yapıldığı gibi çok trajik manzaramıza baktıkça, meselenin duygulardan, vicdandan, özlemlerden ve anımsamalardan oluştuğu fikri aklıma gelir durur.
Politikada duyguların dilinin ne kadar önemli olduğunun farkında mıyız acaba? Ve ciddi ciddi en naif en anaç halimle “duygulara dayalı bir politika geliştirilebilir mi” sorusuna takılıyorum. Mesela böylece William Saroyan’ın hiç görmediği Bitlis’e gelmesini daha iyi anlayabilirdik belki de. Dahası çözümlerin özünün duygusal bir tatmin olduğunu herkese anlatabilirdik, kim bilir!..
Ceylan’ın küçülmüş/bölünmüş bedeni ve annesinin eteğinde topladığı kızından parçaları gördükten sonra Yasemin Hanım; Kürt sorunu, benim için belki de hiç yaşamayacağım Dersim’e gidip Zazaca bir ezgi eşliğinde ağlamaktan ibarettir.
“Gulé vaji no çi halo, eman eman no çi halo?”
Yani bu çok mu zor?..
* DTP Diyarbakır Milletvekili / ayseltugluk@hotmail.com
İki siyasi kongre ve Kürt meselesi Taraf / herTaraf - Istanbul - 14.10.2009
SEBGETULLAH SEYDAOĞLU * / AKP kongresinin –umulanın aksine- düşük profilli ve ideolojisiz geçmesi ve kongrede geçmişe atıf yaparak, geleceğe dair bir projenin ortaya konmaması, umutları bir başka bahara bıraktı.
3 ekimde yapılan AKP kongresi ve 4 ekimde yapılan DTP kongresinin yıllardan beri var olan ve kamuoyunun nefesini tutup beklediği sonuç ve çözüm önerileri, maalesef siyasal hesap ve menfaatler ve oy avcılığı ekseninde düşük profilli, oksijensiz, lider sultası (tek aday, tek liste), parti içi demokrasinin olmadığı geleneksel bir siyasi hava içerisinde sonuçlandı.
Sayın Başbakan’ın demokratik söylem ve açılımları ve isim vererek sembolleştirdiği bazı vurgular cesur ve tutarlıydı. Ancak Kürt tarihinde iki Said’den birisini özellikle vurgulaması, ancak Şeyh Said’i ağzına almaması düşündürücü ve manidardır. Kürt-Türk anaların acılarını vurgularken Ergenekon ve faili meçhul gibi içte ve dışta gündemde olan hayati sorunları vurgulamaması Sayın Başbakan’ın siyasi denge ve oligarşik bir baskının altında olduğu imajını veriyordu.
Kürt kökenli vekillere tasfiye
AKP kongresinin merkez karar listesinde 75 Kürt kökenli milletvekilinin tasfiye edilmesi, “yerel seçim sonuçlarıyla ilintili bir ince ayar mı vardı” diye akıllarda mutlaka soru işaretleri bırakır. Kongrede, işçi, liberal, köylü, sendikacı, sivil toplum temsilcisi, üniversiteli, genç ve Kürt sorununa duyarlı hiç kimsenin bulunmaması, partinin merkeze çekilip asıl oy ve irade sahibi olan, siyasetin kaderini tayin eden varoşların unutulması, var olan bütün sorunların çözümünde nasıl bir yol haritasının izleneceği konusunda da şüpheler uyandırmaktadır. Hattı zatında, bu gruplar iki yılı aşkın sürede tüm olan bitenlerden habersiz gelenekçi sorumlulukların bilincinde olmadan olaylara seyirci kalıp barışçı sürece beklenen katkıyı sunmadılar, soyut kaldılar, sessiz kaldılar.
AKP kongresinin –umulanın aksine- düşük profilli ve ideolojisiz geçmesi ve kongrede geçmişe atıf yaparak geleceğe dair bir projenin ortaya konmaması, umutları bir başka bahara bıraktı. Modern salona hâkim olan siyasal İslâmı simgeleyen marka ve etiket giyimli bay ve hanımefendilerin ve otoparkta park eden 4x4 BMW, Mercedes ve Audilerin varlığı, TÜSİAD’a karşı yeni oluşturulan yeşil sermaye ağırlıklı Anadolu’nun elit İslâmi burjuvasını temsil etmekteydi. Yani misyonuna uygun değer yargılarını temsil eden İslâmi motiften soyut idi. Kabul etmek gerekmektedir ki Türkiye’deki İslâmi hassasiyetler hiç bir dönemde bu kadar dejenere olmamışlardır. İslâmcı çevreler İslâm’ın özüne ilişkin bütün hassasiyetleri bir yana iterek yalnızca “BİZDEN” parantezine önem atfetmeye başladılar. Bu da kadim İslâmi anlayışın adalet, hakkaniyet, paylaşım, israftan uzak ve gösterişsiz bir yaşam hedefinin rafa kalkmasına neden oldu. Artık yeni yetme zenginler ziyaretlerini Miami adalarına değil, Dubai’ye veya Umre’ye yapar oldular. Sayın Başbakan biliyor ki din ve inanç bir felsefi anlayış değildir. Beşeri tasarruf ve yorum da değildir. İlahi bir ahkâm ve adalettir.
AKP açılımları ve demokratikleşmeleri “miş” gibi gündemleştirmiştir. Sorunu çözeceğiz vs. gibi argümanlarla toplumun acil beklentilerini bloke etmeyi prensip edinme hatasına girmemelidir.
Başbakan’ın ruh hali sürekli değiştiği için kendi söylediklerinin arkasında ne kadar durur bilemiyorum? Kürt sorununa bir çözüm mecrasına girmesi açısından ciddi bir fırsat yakalandı. Ancak ciddi bir siyasi irade ortaya koymak gerekir. Kararlılığı bir somut adım atmakla orantılıdır.
Sayın Başbakan’ın “farklı etnisiteden olanları kovmak faşistlikti” tesbiti (CHP, MHP’yi kastetmesi) doğru bir tesbittir. Sürecin barışçıl bir noktaya evrilebilmesi için yoğun bir emek ve mücadele şarttır. İlkeli bir duruş sergilenmelidir.
Bu Anayasa yama tutmaz
Anayasa’ya yama yapmak bir işe yaramaz. Tümü ele alınıp gözden geçirilmelidir. Sivil Anayasa hedefi rafa kaldırılamaz. Aksi takdirde siyasi istikrar ve sosyal barış kazanılamaz. Yönetmelik ve basit uygulamalar sonuç veremez.
Vesayet demokrasisine takılıp kalınmamalıdır. Sorunun adını ne koyarsanız koyun, çözüme gitmek zorundayız. Devlet, karşısındaki taba tarifini aşmalı ve kendisine yönelecek oligarşik baskıdan korkmamalıdır.
Yapılan son ankette Türkiye kamuoyunun yüzde ellisinin üzerinde bir oranı açılıma destek veriyor. AKP tabanı ise yüzde seksen oranında destekliyor. Biliyoruz ki Sayın Başbakan’ın işi zor. Statlardaki faşizan tahrikler ve sokaktaki Ergenekon’un ayak izleri silinmese bile, toplumun büyük bir kesimi sürece destek vermektedir.
Özellikle konuşmasının geneline yansıttığı milli birlik ve beraberlik vurgusunu ve “biz bölücü değiliz” deme ihtiyacını ne adına ve niçin hissettiğini anlamak mümkün değildir. Kongre Sayın Başbakan’ın biat ve tasarrufu altında geçti. Oysa demokrasiye bu kadar özlem duyan, AB sürecinde kararlılığını dile getiren AKP’den siyasetin masa başında şekillenmesi, milliyetçi ve muhafazakâr ağırlıklı olması beklenmezdi.
Ne vizyon ne de misyon vardı
Yani özetle, AKP’nin MKYK listesi ve kongre havası siyaset sosyolojisinin zeminini temsil edecek bir vizyon ve misyondan uzaktı.
Ama tarihî bir gerçektir ki Türkiye’de mevcut ırkçı şoven, statükocu ve geleneksel muhalefet partilerinin liderlik anlayışı ve yapısı devam ettikçe bu olumsuzluklara rağmen AKP iktidarı devam edecektir. DTP’nin kongresine gelince; temsil ettikleri iddiasında bulundukları Kürt sorununun çerçevesini çizip ilkeli ve kararlı bir duruş sergilemeleri beklenirken üstlenmiş oldukları misyon ve sorumluluklarının farkında olmadan muhatabın sorunlarını farklı adreslerde göstermeleri siyaset bilimiyle ve çözüm ilkeleriyle çelişmektedir. DTP’nin, milyonlarca kişinin beklentilerini, çözümün yol haritasını ve var olan sorunlarının hallini bir tek kişinin iradesine bırakması ne kadar ilkeli bir duruştur? Olmazsa olmazlarda direterek, verilmez taleplerde bulunarak sorunun daha uzun yıllara yayılacağı bir inat ve restleşme yanlışına düşülmemelidir. TBMM’ye gelme amaç gaye ve hedeflerini unutmamalılar.
Bizim gibi derin hesapları ve politikaları bilmeyenler hayatları boyunca doğru refleks ve duruşları ile halkına hizmet etmeyi şiar kabul etmişlerdir. Siyasetten hiçbir beklenti ve minneti olmadan doğruları söylemektedir.
DTP Başkanı Ahmet Türk, Karma Parlamento Eşbaşkanı Joost Lagendijk’a 26 kasım günü TBMM’de ziyaretinde “bizi yalnız bıraktınız” diye serzenişte bulunması talebi Devlet Bahçeli’ye de ilk gün centilmenlik de olsa yaptığı saygıyı kendi temsil ettiği Kürt halkıyla barışık bir performans göstermesi gerekmez mi? Son kongredeki tablonun vitrinine baktığımızda Türk solunun CHP’si neyse DTP vitrini klasik Kürt solunun ağırlıklı bir resmini sergilemekteydi. Kürt toplumunun ortak bir ses ve iradesi yoktu. Ya DTP’lisin, ya Kürt değilsin gibi bir jakoben anlayış yanlıştır. Özellikle kongredeki düşünce ve hedefleri savunan kadroların medyaya yansıyan görüntüleri Kürt halkının demokrasi kültürü, güven ortamı ve ortak bir sesin yetersizliğini göstermesi açısından manidardır.
Sonuç itibariyle ülkenin gündeminde olan acil öncelikli ve tarihî miadı gittikçe yaklaşan açılımı ve barış çabaları, bu restleşme politikaları ile kazaya uğrayabilir. Kürt ve Türk toplumu nefesini tutmuş sorunun çözümünde her iki tarafın atacağı adımları gözler, kendi siyasi ve insani kaderlerinin geleceği konusunda ciddi beklentiler içindeyken, gelişmeleri takip etmekte ve değerlendirmektedir de. Hiç kimsenin makam, mevki ve OY hesabı yaparak gelişmelere göre pozisyon alma, hayati sorunu zamana bırakma hakkı ve lüksü yoktur. Özgürlük ve demokrasi kavramları ve evrensel değerler, üzerinde tartışma ve pazarlık konusu kabullenmeyecek kadar hassas ve önem arz eden bir konudur.
Anayasa statik bir kavram değildir. 12 Eylül Anayasası’nın acilen değiştirilmesi elzemdir. Tüm umutlar barış adına yeşerme sürecindeyken TBMM yeni yasama döneminin ilk gündemine gelen sınırötesi tezkerenin uzatılması ve her gün vuku bulan çatışma ortamının sona ermemesi herkesin gelecekte tarihi sorumluluğa karşı vicdan muhasebesini yapıp sonuçların ne olacağını iyi okuması gerekir.
* 20, 21. Dönem Diyarbakır Milletvekili / seydaoğlu21@gmail.com
Ceylan, Uğur, Mizgin, Xezal, İbrahim ve diğerleri Orhan Miroğlu - 14.10.2009 Share/Save/Bookmark Arkadaşına gönder Yazdır Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült
Çocuklarını öldürmeyen bir ülkede yaşamanın onurunu çoktan kaybettik.
Uğur’un katillerini nefsi müdafaadan beraat ettirenler böyle bir şeye gücü yetenler, şimdi de Ceylan’ı öldürenleri, bu kolektif suçu birlikte işleyenleri, kriminoloji bilimini hiçe sayan raporlarla aklamak istiyorlar.
Ceylan, bir demir parçasına dokundu ve bu demir parçası patlayınca öldü. Yani Ceylan kendi kendini öldürdü. Böyle raporlar düzenliyorlar utanmadan.
Amaçları katilleri, kimlerin ve nasıl hazırladıkları belli olmayan bu raporlarla gizlemek ve kamu vicdanında aklamaktır.
Ama Ceylan Önkol cinayetinde mızrak çuvala sığmıyor.
Bu cinayeti gizlemeye, örtbas etmeye yarayan sahte raporlar yalan söylüyor.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın kameraların karşısına geçip, bu sahte, bu yalan raporları okuması da bir o kadar üzücü.
Sayın Atalay’ın açılım sürecinde üstlendiği sorumluluk, onun saygın kişiliğine duyduğumuz güven, Ceylan Önkol cinayeti için önüne konulan bu rapora, ihtiyatla ve sorgulayıcı bir anlayışla yaklaşmasını gerektirirdi.
Herkesten daha iyi biliyor Sayın Atalay, orası Güneydoğu, orası yıllarca OHAL kanunlarıyla yönetildi. Askerî ve sivil bürokrasi içinde kendisini; İçişleri Bakanı olan Beşir Atalay’a değil, savaş yılları içinde hukuku hiçe sayarak birlikte ‘mesai’ yaptığı insanlara karşı sorumlu hisseden ve birçok olayda da doğrusu bu sorumluluğunun gereğini yerine getiren yüzlerce insan var. Görevleri başındalar ve tasfiye edilmediler.
Bunların bir kısmını Aygan daha yakınlarda açıklamıştı.
Onlarca cinayeti planlamak ve azmettirmekten yargılanan Cemalettin Temizözü hâlâ görevde tutanlar, adli masraflarını devlete ödetenler, gizli tanıkları, ifadelerini değiştirmeye zorlayanlar, bunun için bu tanıklardan birini, M. Nuri Binzet’i, Midyat cezaevinden alıp, Kırıkkale cezaevine nakledenler, bu kimselerdir.
Bu savaşın bitecek olmasına dair bir ihtimalden dahi korkuyor, açılım sürecinde, Kürtlerin iyi kötü hak kullanacak olmalarına katlanamıyor, AK Parti’den ve DTP’den nefret ediyorlar. Bu nefretleri savaş yıllarında oluşmuş bir nefrettir ve bugün de onlara korkunç işler yaptırmaya yetiyor. Açılım sürecini boşa çıkarmak ve provokasyonlarla bitirmek için elerinden geleni yapıyorlar.
Altı askerin mayınla öldürülmesinden tutun da, Ceylan’ın ölümüne kadar uzanan ve örtbas edilmek istenen birçok olayda bunların parmağı var.
Ceylan Önkol cinayeti hiç tekil bir olay değil. Öncesi var bunun, ve bu adaletsizliğe, bu cinayetlere karşı savaşan kurumların bugün çok iyi hatırladıkları, hiç unutmadıkları sayısız çocuk ölümleri, çocuk cinayetleri var.
Defalarca yazıldı bunlar, ama bir kez daha hatırlamanın zararı yok.
Uğur Kaymaz babasıyla beraber öldürüldü. Katiller, nefsi müdafaadan beraat etti.
Xezal Berü, Bingöl’de terörle mücadele için özel olarak yetiştirilmiş karakol köpekleri tarafından askerlerin gözü önünde parçalandı, nöbet tutan askerlerle Xezal’ın parçalandığı yer arasında birkaç metre mesafe vardı. Askerlerden biri verdiği ifadede, “nöbet yerini terk edemezdim” dedi. Nöbet yerini terk etmeyen bu asker, karakolun önünde uzanan arazide çiriş bitkisi toplamaya gelen Xezal’ın köpekler tarafından parçalanmasını seyretti.
Mizgin Özbek, ailesiyle birlikte içinde bulunduğu otomobilde seyahat ederken, otomobil Batman yolunda kurşun yağmuruna tutulunca vücudu tanınmaz hale geldi.
Sekiz yaşındaki Rozerin Aksu, Kızıltepe Pirmir köyünde babası Selahattin Aksu’yla birlikte çalıştıkları tarlanın içinde öldürüldüler. Öldürüldükleri barakanın içinde çitlenmiş kabak çekirdeği bulundu.
Bitlis’te Hogır adlı bir çocuğun, gece hayvanlarını dağda otlatırken boğazı kesildi. Hogır’ın boğazını kesenler, çocuğun adından hoşlanmamış olmalıydılar, başka bir ‘suçu’ yoktu Hogır’ın.
Ve gelelim bugüne, Ceylan Önkol cinayetine ve bu cinayetten hemen birkaç gün sonra Van’da, ikisi PKK’li üç kişinin öldürülme hadisesine.
Ceylan Önkol cinayeti Güneydoğu’nun harekete geçmesine yetti. Doğu’da benzer bir hareketlilik yaratmak isteniyordu anlaşılan.
İbrahim Atabay henüz 17 yaşında bir lise öğrencisiydi. Van’ın Çaldıran ilçesine bağlı Buğulukaynak köyünde yaşıyordu. Geçen hafta işkence edilerek öldürüldü. Gelen haberlere ve amcaları Saffet ve Kamil Atabay’ın aktardığı bilgilere göre, İbrahim’in yaşadığı köye PKK’lilerin geldiği ve burada kaldıkları ihbarını değerlendiren Jandarma Özel Harekât’a bağlı birlikler köye baskın düzenledi.
Baskını gerçekleştiren birliklere halk arasında JÖH deniyor ve bu kuruluşun aslında JİTEM’le yer değiştirdiği, sadece adlarının farklı olduğu yorumları yapılıyor.
JÖH’e bağlı birlikler Buğulukaynak köyüne gelince PKK’liler kaçmaya çalıştılar.
İbrahim de paniğe kapıldığı ve muhtemelen JÖH’e yakalanmaktan korktuğu için PKK’lilerle birlikte kaçtı. Üç kişi çok fazla gidemediler ve açılan ateş sonucu yaralı olarak yakalandılar. Buraya kadar anormal olan bir şey yok. Bir köye PKK’liler geliyor ve onların köye geldiği istihbaratını alan güvenlik güçleri PKK’lileri yakalamak için köyü basıyorlar. Ama bundan sonra yaşananlar çok korkunç.
Bu üç kişi sağ –veya yaralı- olarak yakalandığına göre yapılması gereken belli. Sorgulanacaklar ve savcılığa teslim edilecekler. Ama böyle olmuyor. Sağ olarak ele geçirilenler, köye çok da uzak olmayan bir vadiye getiriliyor. Köylülerin anlattığına göre burada üç-dört saat kadar kalınıyor. Bu süre içinde sağ olarak ele geçirilen bu üç kişiye işkence yapılıyor. Uzun bir suskunluk döneminden sonra köylüler yeniden bir tarama sesi duyuyorlar.
Sonra bu ses de kesiliyor ve üç kişinin çatışma sırasında öldürüldüğü açıklanıyor. Bundan sonrası çok tanıdık mizansenlere benziyor. İbrahim’in eline bir el bombası sıkıştırılıyor ve saire.
Bu yazıyı yazarken, etrafımda dolanıp duran ve İbrahim’den bir yaş büyük oğlum Zerdeşt’e bakıp durdum bir ara. Bu yaşta bir çocuğa nasıl işkence yapılır ve sonra da öldürülür diye düşündüm ve kahrettim.
17 yaşındaki İbrahim Atabay’ın üç el parmağı kesilmiş. Vücuduna tam 19 mermi isabet etmiş. El ve ayak bileklerine, omuzlarına ateş edilmiş önce, sonra da tam alnının ortasına bir kurşun sıkılmış. Olay yerinde sivri ve kanlar içinde bir taş parçası ile bol sayıda sigara izmariti bulunduğu söyleniyor. İbrahim’in parmakları bu sivri uçlu taşla kesilmiş olabilir.
Anlatıldığına göre operasyonu gerçekleştiren timin mensupları İbrahim’in annesine karşı “Hakkâri’nin intikamı alındı” gibi sözler sarf etmişler.
Bu görevlilerin, Hakkâri’de hunharca katledilen bir polis ve kardeşinin intikamını bu türden yargısız ve işkenceli bir infazla aldıklarını düşünüyor olmaları bir o kadar vahim.
Dava dosyasına çoktan gizlilik kararı alındı.
Şimdi maktullerin elbiseleri Van polis merkezindeki kriminal incelemeye gidecek. Umalım ki, Ceylan’ın kendi kendini öldürdüğünü iddia eden raporun bir benzeri daha çıkmasın.
Ama bu üç kişi örgüt sırlarını ifşa etmede anlaşmazlığa düştüler ve onları yakalayan güvenlik güçlerinin ellerinden kurtulup birbirlerini o vadide öldürdüler denirse ben şahsen hiç şaşırmayacağım.
Diyarbakır cezaevinden mahkemelere gidinceye kadar ağzımızı burnumuzu dağıtırlardı. Sonra da basına, “bunlar yolda mahkemeye gelinceye kadar cezaevi arabası içinde birbirlerini dövüp yaralıyorlar” diye açıklama yapıyorlardı. Hayatımıza soktukları bu kara mizahın örnekleri devam ediyor yazık ki... Ve doğrusunu isterseniz, suçun her defasında cezasız kalmasından, cinayetlerin örtbas edilmesinden, bıktık usandık artık.
Vicdan yalnız değildir Taraf - Istanbul - 13.10.2009 Share/Save/Bookmark Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült Bu haberi yorumla Arkadaşına gönder Yazdır
Ahmet Altan, Leipzig Özgürlük Ödülü’nü aldı: Bu ödüle ihtiyaç duymayacak bir dünya kuracağız
Ahmet Altan dünyanın en prestijli basın ödüllerinden “Leipzig Özgürlük ve Medyanın Geleceği Ödülü”nü Almanya’da düzenlenen törenle aldı. Ödül, Altan’la birlikte İtalya’dan Roberto Saviano ve Hırvatistan’dan Duşan Milyus’a verildi.
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Ahmet Altan’ın ödül töreninde yaptığı konuşmanın tam metnini yayımlıyoruz: Doğa, dengesini vahşet üzerine kurmuştur. Bütün canlılar kendi çıkarları için başka canlıları parçalar, öldürür, yok ederler. Bu vahşette bir masumiyet vardır. Çünkü bunu içgüdüleriyle, yaşamlarını sürdürebilmek için yaparlar. Doğa, onlara böyle yapmalarını emreder.
İnsanlar da bu vahşetten paylarını almışlardır. Bütün canlılar gibi onlar da vahşidirler. İnsanları, diğer canlılardan ayıran iki önemli özellikleri bulunur. Birincisi, bu vahşete kendi akıllarını ve bilinçlerini katıp, doğanın masum vahşetini, günahkâr bir kötülüğe çevirirler. İkinci özellikleri ise bununla tam anlamıyla çelişir. İnsanlar, zayıfların ve güçsüzlerin haksızlığa uğramasına karşı çıkan bir başka güdüye sahiptirler. Buna vicdan deriz. Hangi ırktan, hangi dinden, hangi kültürden olursanız olun bir adam bir çocuğu dövdüğünde buna isyan edersiniz.
Bütün hayatımızı, bütün kişiliğimizi, bütün varlığımızı, doğuştan sahip olduğumuz bu özelliklerimizden hangisine sahip çıktığımız, hangisini besleyip büyüttüğümüz belirler.
Bazıları, kötülüklerini ve vahşetlerini sınırsızca kullanırlar. Kendi kısa hayatlarını biraz daha iyi yaşamak, biraz daha zengin olmak, biraz daha güçlü olmak için başka insanları ezer, aşağılar ve öldürürler.
Bazıları, bu kötülüklere katılmazlar. Vicdanları buna izin vermez. Ya da kötü olacak cesaretleri yoktur. Onlar, kötülükleri tasvip etmez ama bu kötülüğe karşı da çıkmazlar.
Bazıları da, sadece vicdanlarını dinler, kendi çıkarlarından vazgeçer ve güçsüz olanları korurlar.
Kötülüğün ve vahşetin “mantıklı” bir nedeni vardır. Onlar bunu kendi çıkarları için yaparlar. Ve biz, kendi çıkarlarımız için yaptıklarımızın mantığa uygun olduğunu düşünürüz.
Vicdanın ve iyiliğin ise mantıklı bir nedeni yoktur.
Belki de bu yüzden Kant, “Ben yıldızlara ve iyiliğe şaşarım” demiştir.
İyilik, gerçekten de şaşırtıcıdır. Doğanın canlılara yüklediği bencilliğe ve vahşete aykırıdır çünkü.
Tarih, mantıklı kötülüklerle, mantıksız iyiliklerin dövüşüne şahit olmuştur her zaman.
Bu savaş hâlâ sürüyor.
Bu savaş sürdüğü için bu ödül veriliyor. Kötülüklerin ve vahşetin büyük gücüne, iktidarına, parasına, silahına karşı, vicdanın ve iyiliğin kararlılığı, cesareti, inatçılığı baş kaldırırken, bu vicdan büyük düşmanlar kazanıyor.
Bu ödül, o düşmanlara karşı yalnız olmadığımızı, yeryüzünün her tarafında vicdan sahiplerinin birbirine destek olduğunu, sesini yükselttiğini, kuvvetli bir dayanışma içine girdiğini gösteriyor.
Biz bu akşam, burada, bütün mantıksızlığımız ve bütün vicdanımızla, dünyadaki kötülüklere meydan okuyoruz.
Onlara, bu ödülü benden çok daha fazla hak eden Milyus ve Saviola gibi, “biz gerilemeyeceğiz, biz dövüşeceğiz, biz insanlara kötülükler yapılmasına izin vermeyeceğiz” diyoruz.
Bu ödülü daha önceden alanları ve bu ödülü almalarına neden olan iyilikleri ve cesaretleri nedeniyle hayatlarını kaybedenleri saygıyla anarken, beni de onlardan biri olarak gördüğünüz için teşekkür ederim.
Onlarla birlikte anılmak benim için bir onur ve sevinçtir.
Ama asıl sevinci, bir gün bu ödüle ihtiyaç duymayacak bir dünya kuracağımıza bugün burada bir daha inandığım için hissediyorum.
Bana bu sevinci yaşattığınız için hepinize minnettarım.
Cevat Öneş: ‘PKK ile görüşmeleri MİT yapar’ Neşe Düzel - 12.10.2009 Share/Save/Bookmark Arkadaşına gönder Yazdır Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült
“PKK’ya, altı ay içinde silah bıraktırılır. İçişleri Bakanı Suriye’ye, Başbakan Irak’a gidecek. Bu görüşmelerden sonra PKK’ya silah bıraktırma meselesi şekillenir.”
“Silah bıraktırma girişimini perde arkasında istihbarat teşkilatları yapar. Bizde de bunu MİT’in yapması doğal. PKK ile MİT arasındaki görüşmelerin hepsi kayıtlı.”
“İki ayrı aşama yaşanacak. Bir, PKK’ya silah bıraktırma. İki, demokratikleşme. Önümüzdeki günlerde, demokratik açılımın çerçevesi Meclis’te somut olarak çizilecek.”
* * *
NEDEN: CEVAT ÖNEŞ Cevat Öneş, kırk bir yıl Milli İstihbarat Teşkilatı’nda çalıştıktan sonra MİT Müsteşar Yardımcılığı görevine ulaşmış, devletin içyüzünü ve çalışmasını bilen biri. MİT’in ikinci adamlığından 2005 yılında kendi arzusuyla emekli olan Cevat Öneş’le Taraf için iki yıl önce de konuşmuştuk. Başbakan Erdoğan’ın Amerika seyahati sürecine rastlayan bu konuşmada, Öneş, Erdoğan’ın Başkan Bush’la Washington’da yaptığı görüşmede PKK’nın tasfiyesine karar verildiğini söylemişti. Ve gelişmeler, Öneş’i doğruladı. Şu anda resmî bir kimliği olmamasına ve hiçbir “kurum” adına konuşmamasına rağmen Cevat Öneş, Türkiye ve dünya siyasetindeki gelişmeleri derinliğine analiz edebiliyor. Öneş, son krizden sonra Türkiye’nin dünyadaki rolünün nasıl değiştiğini, bu rolün ne olduğunu anlatırken yaşadığımız bütün “açılımları” daha iyi anlamamızı da sağlıyor. Öneş’i dinlediğinizde çok yakın bir gelecekte Türkiye’deki sosyal ve siyasal dengelerin ciddi bir şekilde değişeceğini de kavrıyorsunuz.
* * *
NEŞE DÜZEL: Hükümet yeni bir Kürt açılımı başlattı. Bu açılımı devletin de desteklediği söyleniyor. Ne oldu da Kürt sorununun çözümünde daha önceden görülmeyen böyle bir kararlılık ortaya çıktı?
CEVAT ÖNEŞ: Önce Türkiye’nin gelişen iç dinamikleri bu sorunun çözülmesini zorunlu kıldı. Özellikle 2002-2005 yılları arasında Avrupa Birliği’ne uyum için yapılan yasal düzenlemeler sonucunda büyük bir değişim ve dönüşüm yaşandı. Ayrıca 2002, AK Parti’nin tek başına iktidar olduğu, ülkede siyasal ve ekonomik istikrarın oluştuğu bir dönemdi. Böyle istikrarlı bir dönemde şu yaşandı. Kürt veya Türk, farklı etnik kökenlerde ve inanç kesimlerinde, bu sorunun demokratik standartlar yükseltilerek çözülmesini ve kanın durmasını isteyenlerin sayısı arttı. Nitekim 2008 yılına gelindi ve siyasi iktidar, toplumdaki çözüm talebini duymaya başladı. Tabii bir de dış dinamikler var...
Kürt sorununun çözümünü gerektiren ‘dış dinamikler’ nedir?
Bush yönetiminin son döneminde Amerikan kuvvetlerinin Irak’tan çekilmesinin gündeme gelmesi, Ortadoğu’da yeni güçler dengesi kurulacağı işaretlerinin ortaya çıkması ve 2008’de ayrıca bir de küresel ekonomik krizin yaşanması, bu krizle birlikte kapitalizmin kendini yenileme arayışı ve güçler dengesinde yeniden yapılanma süreci, işte bütün bunlar, Türkiye için ‘dış dinamikleri’ oluşturdu.
Küresel kriz çıkmasaydı Kürt açılımı yapılmayacak mıydı?
Çok güçlüklerle karşılaşılırdı. Küresel kriz, Amerika’da çıkan bir finans krizi olarak görülmemeli. Bu kriz, kapitalizmin kendini onardığı bir kriz. Küresel güç dengelerini yeniden yapılandıran ve Türkiye’ye dünyada yeni bir rol biçen bir kriz bu.
Dünya ekonomik kriziyle birlikte Türkiye’ye nasıl bir rol biçildi?
2008’de çıkan küresel ekonomik kriz, Türkiye’nin önemini arttırdı. Dünyada güçler dengesi Avrupa’dan Doğu’ya, Avrasya’ya kayma sürecine girdi. Yeni güçler dengesinde Türkiye’ye, Müslüman kimliğiyle Batı ile Doğu arasında dengeleri kuran, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Ortadoğu’da barışçı politikalar üretmesi beklenen, enerji geçişini sağlayan öncü bir rol verildi. Türkiye bu rolü üstlenebilmek için iç istikrarını sağlamak ve güvenilir olmak zorundaydı. Bunun için de demokrasi sorununu çözmesi, demokrasi standartlarını evrensel düzeylere yükseltmesi gerekiyordu.
Ordu, Kürt açılımını destekliyor mu?
Ben kurumsal bilgilere sahip değilim ama uzun çalışma hayatımdan sağladığım birikimle ve yakından takip etmeye çalıştığım siyasi sosyal hayattan edindiğim gözlemlerle size bu süreci şöyle anlatabilirim. Milli Güvenlik Kurulu toplantısında demokratik açılıma destek kararı çıktıktan sonraki ‘güncel’ açıklamalara, esasa tesir etmeyen açıklamalar olarak bakmak lazım. Çünkü MGK’nın tavsiye kararı, devlet kurumları arasında demokratik açılım konusunda görüş birliğinin oluştuğunu ve açılımın bir devlet politikası olarak uygulamaya sokulduğunu gösteriyor. Ayrıca Türkiye’nin iç dinamiklerini konuşurken şunu da dikkate almalıyız. Silahlı Kuvvetler büyük gücüne rağmen kendi vatandaşlarıyla sürekli çatışan bir güç olmayı artık daha fazla kaldıramazdı.
Niye kaldıramazdı?
Sebep ne olursa olsun, vatandaşla çatışmak toplumsal ve psikolojik sorunlar yaratıyor. Silahlı Kuvvetler bu sorunlardaki artışı kaldıramazdı. Bir de bu süreçte hem Türk halkının barış talepleri arttı, hem de değişen bölgesel ve küresel şartlarla birlikte PKK’nın silahlı mücadele şartları tamamen ortadan kalktı. PKK böylesine bir silahlı mücadeleyi devam ettirme gücünü yitirdi. Ayrıca Ergenekon sürecinde de ortaya çıktı ki, Kürt meselesi Türkiye’ye çok büyük kayıplar verdirdi ve devleti çürüttü.
Kürt açılımının öncülüğünü MİT’in yaptığı ve bunun hazırlıklarını uzun zamandır sürdürdüğü söyleniyor. Sizin zamanınızda böyle bir hazırlık var mıydı?
Hiçbir kurum Türkiye’nin böylesine büyük bir meselesinin öncülüğünü tümüyle sahiplenemez. Çünkü bu açılım, politik, sosyal, ekonomik, psikolojik boyutlarıyla ve uluslararası ilişkileriyle bir siyasi irade sorunudur. Böylesine kapsamlı bir siyasetin oluşumunda benim gözlemleyebildiğim kadarıyla MİT öncü ve önemli bir rol oynadı.
Neden MİT bu konuda böylesine faal davranıyor?
Meseleye bölgesel ve küresel gelişmeler ışığında bakmaya başladığı için.
Bu, MİT Müsteşarı Emre Taner’in kişisel tercihi mi?
Bunu tamamen şahıslara bağlayamayız ama teşkilatın başındaki müsteşarın rolünü de unutmamak gerekir tabii.
Bu tür sorunlarda istihbarat örgütleri, silahlı örgütlerle gizli pazarlıklar sürdürüyor. İspanya’da, İrlanda’da bunun örnekleri var. Türkiye’de devletin gizli birimlerinin PKK’yla görüştüğü söylendi. MİT, PKK ile gizli görüşmeler sürdürüyor mu?
Şu anda MİT’in terör örgütüyle temasları var mı yok mu sorusuna cevap veremem. Çünkü kurumsal bilgiye sahip değilim. Ama böyle görüşmeler olabilir. Bütün dünya pratiği de zaten şunu gösterir. İstihbarat teşkilatları sorunun örgütsel bazda çözümünde hep rol almışlardır. Bunun için gizli görüşmeler yaparlar. Bu süreç çok gizli operasyonel çalışmaları ihtiva eder.
Böyle görüşmeler sürdürmeli mi sizce?
İstihbarat teşkilatlarının siyasi, sosyal ve demokratik açılımlarda yeri yoktur. İstihbarat teşkilatları, terör örgütüne silah bıraktırmada rol alabilir. PKK’ya silah bıraktırmanın şartlarının yaratılmasında, silah bırakma yöntemlerinin şekillenmesinde, yer ve zamanın tayininde rol üstlenebilir. Böylece devletler, terör örgütlerini resmen muhatap almazlar. İspanya’da, İrlanda’da, Filistin meselesinde olduğu gibi, bu tür girişimleri perde arkasında istihbarat teşkilatları yaparlar. Bizde de böyle bir görevin istihbarat teşkilatı tarafından yapılması çok doğaldır.
Yurtdışında mı yapılır bu görüşmeler?
Irak’ta, Türkiye’de veya üçüncü bir ülkede, dünyanın her yerinde yapılabilir. Bu tip irtibatlar, istihbarat teşkilatının en önemli görevlerinden biridir.
PKK ile MİT arasındaki bu tür görüşmeler resmî kayıtlara geçer mi?
Hepsi kayıtlıdır. Kurumsal devamlılığın sağlanabilmesi için kayıtlar zorunludur. Ama kayıtların gizlilik derecesi farklıdır.
Siz hiç PKK’yla böyle bir görüşmeye şahit oldunuz mu?
Yok, hayır. Kurumsal bir açıklama yapmak durumunda değilim ama... 2004’ten itibaren devletin resmen muhatap olmadan Öcalan’la görüşülmesi meselesi bürokraside tartışılmaya başlandı. Ama o tarihlerde devletin güvenlik konsepti PKK’ya endeksli olduğu için ve demokratik açılımla ilgili henüz kapsamlı bir proje şekillendirilmediği için bu görüşmeler pratik bir sonuç sağlamadı.
Görüşüldü ama sonuç vermedi öyle mi?
Evet. Silahların bırakılması için ortamın oluşturulması konusunda perde arkasında istihbarat örgütlerinin görev alması çok yararlıdır ve bu zaten kaçınılmaz bir şeydir. Bu iş onlarsız olmaz.
Peki, hükümet bu görüşmelerin her aşamasından haberdar olur mu?
Bugün hükümetin haberdar olmaması gibi bir durumu düşünemem. Geçmişte, devletin içinde bir mutabakatın olmadığı dönemlerde ise hükümetin haberdar olmama ihtimali yüksektir.
Bu gizli görüşmelerde neler konuşulur?
Silahları bırakmanın koşulları neler olacak? Silahlar kime, nerede, hangi şartlarda bırakılacak? Silah bırakanların durumu ne olacak? Nereye dönecekler? Teslim olma ve eve dönme meseleleri nasıl çözülecek? Bütün bunlar konuşulur.
Bu gizli görüşmelerde iki taraf birbirine nasıl davranır?
Sonuç alabilmek için tarafların karşılıklı bir saygı ortamı yaratmaları gerekir.
MİT’in PKK’yla geçmişte de görüşmeler yaptığını biliyoruz...
Kapsamlı bir çözüm projesine dayandırılmadığı için, bunlar, sonuç alınamayan münferit hareketler olarak kaldı. Çözüm projesi şekillendiği takdirde, bu görüşmeler verimli ve sonuç alıcı olur.
Bugünkü koşulara baktığınızda Kürt sorununun nasıl çözümleneceğini düşünüyorsunuz?
Önce Başbakan’ın 11 ağustosta il başkanlarına yaptığı konuşma... Ardından Cumhurbaşkanı’nın Meclis’te yaptığı konuşma... Daha sonra gene Başbakan’ın son AK Parti kongresinde yaptığı konuşma... Bu üç konuşmada çözüm iradesi, ‘geri dönülemez’ bir biçimde ortaya çıktı. Artık bundan sonra iki ayrı aşama yaşanacak. Bir, PKK’ya silah bıraktırma. İki, demokratikleşme. Önümüzdeki günlerde demokratik açılımın çerçevesi somut olarak Meclis’te çizilecek. Türkiye’nin demokrasi standartları yükselecek.
Peki, silahlar nasıl bıraktırılacak?
Bu noktada önemli olan, af meselesinin nasıl şekilleneceğidir. Hükümet “bugün için yeni bir af düşünmüyoruz” diyor... Etkin pişmanlık yasasında değişiklik yapılacağı söyleniyor. Bu yasanın insanileştirilmesi ve özendirici olması için adı ‘eve dönüş’ olarak değiştirilmelidir. Dağdaki suça bulaşmamış silahlı militanların eve dönüşlerini sağlamak bakımından bu değişiklik önemli bir unsurdur. O zaman geriye sadece lider kadrosunun ve suça bulaşmış şahısların durumu kalır ki... Bugün en öncelikli mesele 200-300 kişilik lider kadrosu için uygun şartların yaratılması meselesidir... Bunlar, Irak bölgesi içerisinde kalabilir mi? Avrupa ülkelerinde kalmaları sağlanabilir mi?
Lider kadrosu sonsuza kadar Türkiye’ye gelmeyecek mi?
Sonsuza kadar değil ama belirli bir süre Türkiye’ye gelmeme şartları yaratılabilir. Bunlar belirli bir süre için Irak’ta veya Avrupa ülkelerinde kalabilirler. Ama bu konuda esas sorun, bunların ekonomik ve sosyal şartlarının ne olacağıdır. Bunlar hayatlarını nasıl sürdürecekler, nasıl, neyle yaşayacaklar? Zaten karşılıklı görüşmelerde bunlar konuşulacak ve bir ortak nokta bulunacak. Silah bıraktırma özel ve hassas bir projedir! PKK şimdi silah bırakma koşullarının sağlanmasını talep ediyor. Bu şartların yaratılması için örgütle perde arkasında ilişkiler kurulabilir. 1984’te başlayan ve bugün lider kadrosunun çoğunluğu 45-60 yaşında olan...
Evet...
Yıllardır medeni dünyayla ilişki kurmayan, hiçbir sosyal hayatı olmayan, sadece silahı görmüş, çatışmaya ve ölüme kilitlenmiş olan bu insanların birden silahlarını bırakmaları durumunda karşılaşacakları psikolojik, sosyal ve ekonomik sorunlar düşünülmelidir.
Ne kadar sürer sizce sonuca ulaşmak?
Silahların bıraktırılması meselesinin uzatılmaması gerekiyor. 2010 yılının başlarında, yani altı ay içinde silahların mutlaka süresiz, koşulsuz susturulması, silahların bıraktırılması ve teslimi şart. Silahlar bıraktırılınca, Türkiye siyaseti değişir. Siyasi partiler bundan çok etkilenir ve demokratik açılım hızlanır, Anayasa değişikliği de yapılabilir. Baykal’ın, “silahların bıraktırılması durumunda Anayasa değişikliğini düşünebiliriz” yönündeki taahhüdü çok önemlidir!
PKK’ya silahları, altı ay içinde bıraktırılır mı?
Gelişmeler onu gösteriyor. Türkiye’nin çıkarı bunu gerektiriyor. Çünkü hem Türkiye’nin iç dinamikleri hem de bölgesel dinamikler ve küresel gelişmeler olmak üzere dış dinamikler Türkiye’de demokratikleşme sürecinin önünün PKK’ya silah bıraktırılarak açılmasını zorunlu kılıyor. Bugün Öcalan da ve Kandil de biliyorlar ki, PKK’nın silahlı mücadeleyi devam ettirme şansı yoktur.
Niye?
PKK hiçbir yerden destek alamaz. Irak, Suriye, İran ve Rusya’dan destek alamaz. Bunlar, Kürtlerin barış talebini de iyi okuyan insanlar olarak çözüme taraftar olacaklar ve DTP’yi daha özgür bırakacaklar. Nitekim Öcalan DTP’yi adres gösteriyor. Bugün tarih, Türkiye’nin Kürt meselesini çözmesi için büyük bir imkân yarattı.
PKK hangi şartlarda silah bırakır?
Demokratikleşme sürecinin geliştirilmesi için Meclis’te bir irade oluşursa ve Başbakan Erdoğan’ın söylediği ‘kısa, orta ve uzun vadeli’ bir yol haritası ortaya konulursa, geriye sadece silahların bıraktırılması meselesi kalır. Bu hafta İçişleri Bakanı Suriye’ye, Başbakan da Irak’a gidecek. Erdoğan’ın Erbil’de de toplantı yapması, Barzani’yle görüşmesi ihtimali var. Bu görüşmelerden sonra PKK’ya silah bıraktırma meselesi şekillenir. Zaten Suriye ve Irak temaslarından sonra, TBMM’de konuşmalar yapılacak ve hükümetin demokratikleşme projesinin somut unsurları ortaya çıkacak. Kısa, orta ve uzun vadeli bir yol haritası belirlenecek.
Kısa vadede neler yapılacak?
Kısa vadede yönetmeliklerde ve idari kararlarda değişiklikler yapılacak. Üniversitelerde Kürtçe açılımının yapılması, Kürtçe bir sinemanın desteklenmesi, valilerin Kürt politikacılarla ve belediye başkanlarıyla irtibatlarını geliştirmeleri... Orta vadede yapılacaklara gelince... Terörle Mücadele ve Ceza Kanunlarında değişiklikler yapılacak. Seçim Kanunu değiştirilerek seçim barajı düşürülecek. Yerel yönetimlere daha fazla inisiyatif tanınacak. Orta veya uzun vadede ise yepyeni bir anayasa yapılacak. 2011’deki genel seçim sürecinde 12 Eylül Anayasası’yla vedalaşılacak. Aslında demokratik açılımın en önemli iki konusu...
Nedir?
Bir, anayasal vatandaşlık meselesidir. İki, Kürtçe eğitim, resmî dil meselesidir. Artık bu çağda anadilin öğrenilmesi ve sınırsız kullanılması konusunda tartışma yapılmamalıdır. Anayasal vatandaşlığa gelince... Gelişen şartlar içinde CHP ve Baykal değişebilir. CHP’nin tabanı ve Baykal’ın politik davranışları gelişmelere göre yeniden şekillenebilir.
PKK silah bırakıp dağdan inmeye hazır mı sizce?
Zorunda ve bunu biliyor. Bugün zaten bunun pazarlığını yapıyor. Bugünkü mücadele budur.
Devlet, PKK’nın silahını bırakıp sivil siyasete girmesi hakkında ne düşünüyor?
Bana göre, hiçbir suça bulaşmamış olup da eve dönenlere, belki beş senelik bir geçici güvenlik marjı konulabilir. Beş sene içinde hiç suça bulaşmazlarsa, bunlara siyasete girme imkânları sağlanabilir.
Türkiye’de herhangi bir güç bu açılımın önünü kesebilir mi?
Ben bu açılımın önünün kesilebilmesini mümkün görmüyorum. Ancak siyasi iktidar çok beceriksiz olursa ya da bir ekonomik kriz yaşanırsa açılımın önü kesilebilir. İç dinamik açısından bunlar güçlerini kaybettiler. Çünkü bugün artık demokratikleşme talebi bürokratik yapılar içinde de güçlendi. Kurumsal yapılardaki Ergenekon bağlantılarının temizlenmesinde gösterilen kararlılık sonucunda eski imkânlarına sahip değiller. Bir de küresel koşulların Türkiye’ye verdiği önem sebebiyle, bunların darbe teşebbüsünde bulunmalarının ve bu yolla bir otoriter sistem kurmalarının artık bu ülkede şansı yok.
Ceylan’ın gözlerinden kaçamazsınız Taraf/FARUK BALIKÇI-REMZİ BUDANCİR - Istanbul - 14.10.2009 Share/Save/Bookmark Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült Bu haberi yorumla Arkadaşına gönder Yazdır
Emniyet’in sözde patlayıcı uzmanlarınca hazırlanan bilirkişi raporu Ceylan’ın, elindeki tahra (budama bıçağı) ile vurduğu bombaatar mühimmatının patlaması sonucu öldüğünü söyledi. Ancak bu açıklama, başta ailenin avukatı olmak üzere kimseyi tatmin etmedi. Avukat Muharrem Erbey görgü tanıklarının taburdan gelen uğultu sonrası patlama yaşandığını anlattığını açıkladı: Bombaatar yerde kurcalanırken uğultu yapar mı? Bu gibi vakalarda eller parçalanırken, Ceylan’ın elleri neden sapasağlam kaldı?
Yanıtlanmasından Taraf’ız » Olay yerine neden olaydan hemen sonra gidilmedi?
» Güvenlik gerekçesi nedeniyle olay yerine gidilmemişse, Cumhuriyet Savcısı ve güvenlik güçleri neden köy imamından olay yerinde fotoğraf ve görüntü çekmesini talep etti?
» Olaydan sonra Cumhuriyet Savcısı ve güvenlik güçlerinin olay yerine gitmeyerek, köy imamını olay yerine gönderip kamera ile çekim yapması hukuka uygun mudur?
» Olay yerinde yapılmayan otopsinin herhangi bir sağlık kuruluşunda yapılması imk‚nı varken neden karakol nizamiyesinde yapılma ihtiyacı duyulmuştur?
» Bilirkişinin hazırladığı rapora göre Ceylan elindeki tahra ile mühimmata vurduysa neden el ve ayak bölgesi hiç zarar görmedi?
» Açıklanan bilirkişi raporu sonuçta bir kanaat getiriyor. Nasıl oluyor da kesin olarak değerlendirme yapılıyor?
» Ceylan’ın ölümüne neden olan 40 mm’lik bombaatar mühimmatın orada işi ne?
» Patlamadan önce duyulan uğultu neydi?
» Bu bomba atar yerde kurcalanırken patlamadan önce ses çıkarıyor mu?
» Ceylan’ı kim ve neden vurdu?
» O bombaatarın tetiğini kim çekti?
Tahralık bir iş değil Diyarbakır’ın Lice ilçesinde patlama sonucu ölen Ceylan Önkol’la ilgili açıklanan bilirkişi raporuna itiraz edeceklerini belirten Önkol ailesinin avukatı Muharrem Erbey, dosyada bulunan parçalara bakılarak bombanın daha önce atılıp atılmadığının araştırılmasını isteyeceklerini söyledi. Bölgede daha önce çocukların yerde buldukları mühimmatı kurcalarken veya taş atarken yaşanan patlamaları hatırlatan Erbey, bu olayda Ceylan’ın el ve ayak bölgesinde yaralanma olmamasını düşündürücü bulduklarını belirtti. Erbey, Tabantepe Karakolu’ndan gelen uğultu sonrası patlama yaşandığını belirterek, “Bu ifade bombaatarın o anda atıldığına delalettir. Menşeinin farklı olması faillerini değiştirmez” dedi. Aynı zamanda İHD Diyarbakır Şube Başkanı olan Av. Muharrem Erbey, Ceylan’ın ölümüyle ilgili bilirkişi tarafından hazırlanan “Daha önce araziye atılmış ancak patlamadan kalmış 40 mm’lik bombaatar mühimmatına elindeki tahra ile vurarak patlaması neticesinde hayatını kaybettiği kanaatine varıldı” şeklindeki rapora tepki gösterdi. Erbey yaptığı açıklamada, 28 Eylül 2009 günü saat 11.30 Diyarbakır ili Lice ilçesi şenlik köyü Xambaz mezrasında evinin 200 metre ötesinde koyunları otlatan Ceylan Önkol’un kendisine ateş edilmesi sonucu öldüğünü belirtti.
Uğultu sonrası patlama Olay sonrası olay yerinde inceleme yapan İnsan Hakları Heyeti’ne konuşan görgü tanıklarının, Tabantepe Karakolu’ndan gelen uğultu sonrası patlama yaşandığını ifade ettiklerini vurguladı. Avukat Erbey, “Bu ifade bile bomba atarın o an da atıldığına delalettir. Aile silahların menşeini bilmediğinden havan demiştir. Menşeinin farklı olması faillerini değiştirmemektedir. Failler bu çok özel silahı elinde bulunduranlardır’’ dedi. Erbey, şöyle devam etti: “Kriminal raporda bomba atarın daha önce atıldığı ifade edilmektedir. Bu failleri aklamaz, değiştirmez. Bu güne kadar failler hakkında en ufak bir soruşturma yapıldı mı? Daha önce atılmış olması soruşturma açılmasını ortadan kaldırıyor mu? Patlamadan önce duyulan uğultu neydi, neden herkes tarafından duyuldu? Bu bomba atar yerde kurcalanırken patlamadan önce ses çıkarıyor mu? Tanıkların beyanına göre ateşlendikten sonra uğultulu ses çıkarıyor mu? Avukatlara verilmeyen kriminal rapor nasıl oldu da tüm basına el altından ulaştı?”
Rapor objektif değil Doğu ve Güneydoğu’da daha önce buldukları patlamamış mühimmatları kurcalarken veya bir cisimle vururken yaşanan olayları hatırlatan Erbey, “Bu tür olaylara baktığımızda, çocukların elinin koptuğunu, tüm vucudünün yaralandığını tespitini yaptık” dedi. “Sonuç olarak bu olayın Ceylan’ın elindeki dara ile bombaatara vurması sonucu gerçekleşmediği kanaatindeyiz” diyen Erbey, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü kriminal biriminin raporunun objektif olmadığını söyledi. Önkol ailesi, avukatları ve İHD, raporun Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na intikal etmesi halinde itiraz edecek ve dosyada bulunan parçalara bakılarak bombanın daha önce atılıp atılmadığının tesbitini isteyecek.
Açılımı asıl buradan başlatın Aralarında Lale Mansur, Zeynep Tanbay, Yasemin Göksu, Yıldız Önensu ve İlkay Akkaya’nın da bulunduğu bir grup aydın ve sanatçı, Ceylan’ın mezarını ziyaret etti. Ceylan’ın annesinden koparılışını gözyaşlarıyla dinleyen sanatçılar, açılımın asıl buradan başlatılması gerektiğini belirterek, “Benim Ceylan’ım öldü, başka Ceylanlar ölmesin” diyen annenin sözlerine herkesin kulak vermesini istediler. Sanatçı Lale Mansur, “Fail veya failler bulunmazsa daha çok Ceylanlar ölecek” dedi.