Son mesaj - Görüntülenemiyor
Yaygaları görmek için üye olmalısınız.
Haberler

Haberler->Guncel Haberler->Konuşa konuşa mutlaka çözeriz   
Konuşa konuşa mutlaka çözeriz

Konuşa konuşa mutlaka çözeriz
Taraf / herTaraf - Istanbul - 12.10.2009


AYSEL TUĞLUK* / Demokratik müzakere ve diyalog sürecinin DTP üzerinden gelişeceği ya da geliştirileceği anlaşılıyor. Bu sorumluluğumuzun farkındayız ve gereğini yapmak üzere inisiyatif ve irade gösteririz. (...) Öcalan’ın ve PKK’nin bir meşruiyet problemi yoktur. İşte tam burada politik aklı ve yaşanılanlardan damıtılmış olgunluğumuzu kullanarak birbirimizi rahatlatmanın yollarını bulmalıyız.


(Yasemin Çongar’ın 3 Eylül 2009 tarihli “Devlet, DTP ve PKK” başlıklı makalesine cevaben yazılmıştır.)

Yasemin Hanım,

“Devlet, DTP ve PKK” başlıklı makalenizde kimi açıklamalarıma istinaden nazik bir dille yaptığınız eleştirilerinize yanıt vermek için epey geciktiğimin farkındayım ama biz politik Kürtlerin klişesiyle “süreç kritik ve çok yoğundu!”.

Eleştirilerinize direkt yanıt diye algılamayın yazacaklarımı. Gazetenizi bir platform kabul edelim ve bunu demokratik bir tartışma sayalım. Kaç yıl oldu saymadım ama siyasetin figürlerinden biri olduğumdan beri hemen hemen her şeye eleştirel bakmaya özen gösteriyorum. Daha doğruyu bulma çabasıdır bu. Daha güzeli. Daha ahlaklısını…

Silahın yerini siyasetin, ölümün yerini yaşamın alması için bunca özveriyle çabalarken çoğu zaman anlaşılmamak incitiyor. Anlatamıyoruz galiba ve anlaşılamıyoruz haliyle… Oysa birbirimize anlatmamız gereken çok şey var. Sözün gücüne ve kalplerdeki yankısına inanmalıyız.

Aslında konuşmanın başlı başına yaratıcı bir eylem olduğunu düşünüyorum. Sanırım Yunanca poli-tika sözcükleri de aşağı yukarı “çok konuşmak” anlamına geliyor. Arapça da ise siyaset terimi, daha çok “rahatlatmayı” ifade eden bir eyleme işaret eder. Yani politik eylemde konuşma ve rahatlatma eylemlerine bir atıf var. İşte bunlara ezilenlerin politik sahneye çıkmasıyla birlikte üçüncü ve önemli bir unsur, çelişkiye işaret etmek eklenmiştir.

Kanımca, bu üç eylemi sırasıyla iyi sahnelemek dünya siyaset arenasında sağlam pozisyonlar yaratır. Önce konuşma, sonra rahatlatma, en son çelişkileri işaret etmek; bence bizler çoğunlukla sonuncusuyla ilgiliyiz ve onu her şeyin önüne koymuşuz! Bunun elbette nedenleri vardır. Deneyim, sürekli ve bıktırıcı psikolojik ortam, kabaran kişisel hırslar vs. vs…

Ama hep haber bekler gibi konuşmak, zorlar. Günümüz dünyasında bir gün sonra konuşmak her zaman geçtir.

Kendi temel ilkeleri ve konuşma tarzı içinde çarpıcı ifade etmek önemlidir. Elbette bazı temel konularda ısrarlı olmak çok önemlidir, ama demokratik Kürt siyasetinin bu ısrar noktasında üslup ve yöntem olarak epeyce sorunlar yaşadığını da ifade etmeliyim.

Zor bir meseleye çözüm arıyoruz. Hepimiz ufuklu düşünmek, pratik ve yaratıcı olmak zorundayız.

Klasik ve eski tarz siyasetin tam da bu konjonktürde sahiplerine kaybettireceği açıktır.

Dogmatik düşünce tarzı ve yaratıcı bilince dayanmayan siyasetin trajedi kadar türlü biçimsizlikleri de ürettiği kanısındayım. Klişe ve slogana dayalı zihniyet dünyası 21. yüzyıl aklını tatmin etmez! Günlük pratik ve kısa vadeli hesaplar açısından belki, ama yeni toplumsal model ve politik vizyona katkısı olacağı düşünülemez. Tekrar eden ve aşılamayan, rutinleşen ve hatta ilgi çekmeyen vaziyet bu, yazık ki…

Sonuç; politika yapma tarzının değişmesine dayanır!..

Bilirsiniz, Türkiye’de politika her zaman tuhaf bir içerik ve biçimde yapılagelmiştir.

İnsan bazen hiçbir şeyin değişmeyeceği duygusuna kapılıyor. Ama hemen akabinde yine bir umut ışığı bir yerlerden parıldayıveriyor. İşte son açıklamalar (sivil ve askerî) misaldir. Değişimin pozitif ve negatif yansımaları diye okuyorum bunları. Ve artık sanırım bunca deneyimi, değişimi yaşamış Türkiye’de sadece reddetmeyle/negatif argümanlarla politika yapma önemli oranda etkisizleşmeye başladı.

Proje bazlı, hizmete endeksli ve özellikle daha iyi bir gelecek umudu yaratabilen politik tarz daha revaçta. Elbette muhalefet argümanlarını güçlü kullanmanın modası tümden geçmedi ve çözülmemiş sorunlar (Kürt meselesi gibi) var olduğu müddetçe de bu elzem bir yol olmaya devam edecektir. Ancak kitleler uzun süre salt muhalefete dayalı argümanların etrafında kalmayı sürdüremezler.

Kanımca, genel kitlelerin bilincinde de alttan alta yukarıda belirttiğim politik tarza duyulan bir özlem var oldu/oluşuyor.
Barış, demokrasi, açılım, çözüm ve diğer argümanlar elbette anlamlı ve hoş şeylerdir. Ancak küçük küçük de olsa bu olgular ekseninde insanların hayatını dönüştüren, umutla sarıldıkları adımlar atılıyor mu,projeler var mı, ve bunlar nelerdir? İşte revaçtaki soru budur. Türkiye’deki siyaset aktörlerinin bu soruya halen verilmesi gereken yanıtı vermiş olduklarını düşünmüyorum. İktidarıyla, muhalefetiyle bu böyledir.

Bence Kürt meselesini tartışırken, daha uzun vadeli bir perspektifle ve insanların günlük hayatında etkili dönüşümler yaratan tasarılar/uygulamalar üzerine düşünmek gerekiyor.


Yasemin Hanım;

Kürt meselesinin çözümüne yönelik tartışma ve çabaları anlamlı bulduğumu söylemek isterim.

DTP olarak da önemsediğimiz ve somut/pratik adımlar atıldığı müddetçe destekleyeceğimiz bir süreç yaşıyoruz. Bu sürecin neresinde, ne kadar ve nasıl yer alacağımız çözüme ilişkin muamma ve muğlâklığın giderilmesiyle ilgili olacaktır. Temkinli hareket ediyor olmamız anlaşılmalıdır. Zira, kendimize biçtiğimiz rol ve misyon kapsamıyla, bizden beklenilen rol ve misyon tanımı- kapsamı arasında ilkesel bazda farklılıklar var. Bu ayırımı kapatmanın yolu, meselenin çözümüne yönelik somut adımların atılmasıdır. Süreç çözüm eksenli olgunlaştıkça, bizler de beklentilere yanıt olabilecek rolü oynarız.

DTP misyonu sınırlı ve güçsüz bir parti değildir, olmamalıdır. Aksine, siyaset üretme ve yapma yeteneğini yetkince gösterebilirse gücünü mevcut pozisyonundan kat be kat aşacak potansiyele ve derinliğe ulaştıracak bir partidir.

Olağanüstü kongremiz bunun bir ilk adımıdır. Kısmen eleştirilmiş olsa da, yeni örgütsel yapısı ve argümanlarıyla ciddi bir açılım perspektifine sahip olduğu da kabul edilmektedir. Açıkçası, oldukça uzun vadeli ve yepyeni bir tarzda, hem yöntem hem ilişki hem zihniyet hem dil hem de örgütlenme bakımından demokratik, yaratıcı, çoğulcu bir tartışma ortamına oturmak gerekiyor. Mecliste bulunuyor olmamız bu gelişmeyi pekiştirecektir.

Kürt meselesi söz konusu olduğu zaman, sözü ve eylemi geçerli herkesin yeteri kadar objektif olması gerektiğini düşünürüm. Vicdan ve akıl gücünden yararlanacaksak bu böyle olmak zorundadır. Biz siyasetçilerin en büyük handikabı da sanırım bu objektifliği bulunduğumuz zemin, kurumsal kimlik ve psikolojik atmosfer nedeniyle yitirmiş olmasıdır. (ara not: Âkil adamlar önerisi işte tam bu sebeple bana gerçekçi ve gerekli gelmektedir. )

Devlet, PKK ve Öcalan olgularının günlük yaşamda alabildiğince hissedildiği, ilişkilenildiği, ret ve kabul edildiği, konuşulduğu bir ülke zemini ve ortamında siyaset üretmeye-yapmaya çalışan bizler “hassas” diye nitelendirilen bu vb. konularda konuşmak zorundayız. Temsil siyaseti nedeniyle bu hem görevimiz, hem de politik aklın ve vicdanın da bir gereğidir.

Zaman ve insan kaybına hiçbirimizin tahammülü kalmadı. Yanlış bulunabilir ama en kısa ve en sağlam yolu işaret ediliyor; İmralı!.. “Öcalan ve PKK, çözüm sürecine dahil olmalı, edilmeli” derken, bunu çözüme dönük bir kaygı, bir bakış açısı ve katkı maksadıyla belirtiyoruz. Diyalogun teknik yönleri konusunda farklı-çeşitli fikirler ileri sürülebilir ama gerekliliği konusunda bir ortak akıl oluşmuyorsa, bunun çözüm perspektifine sahip olup-olmamayla alakası olduğunu düşünürüz. Zira, devletteki yetkin bürokratlar da dahil en değme siyasetçisinden entelektüeline kadar hiç kimse Öcalan kadar bu meseleye hakim değildir.

Türkiye kamuoyunda “meşru olmayan-görülmeyen” dediğiniz konu ve olgulara ısrarla vurgu yapılmasının sebeplerinden önemlisi budur. Bunun dili ve yöntemi konusunda daha duyarlı davranabilirdik. Ama şu da bilinmeli ki, Kürt kamuoyunda tam tersi bir realite, motivasyon ve meşruluk söz konusudur. A. Öcalan’ın ve PKK’nin o açıdan bir meşruiyet problemi yoktur. İşte tam burada politik aklı ve yaşanılanlardan damıtılmış olgunluğumuzu kullanarak birbirimizi rahatlatmanın yollarını bulmalıyız. Binlerce insanın ölme ihtimalini ortadan kaldıracaksa, neden bir insanla konuşulmasın ki! Konuşulmuyor olması reel politik açıdan stratejik bir hata değil midir?

Yine de bu cümleler rolümüzü ve misyonumuzu gölgelemez. Objektif akıl gereği politik analizlerde bulunup realitelere işaret ediyoruz. DTP de bu realitelerden biridir.

Demokratik müzakere ve diyalog sürecinin DTP üzerinden gelişeceği ya da geliştirileceği anlaşılıyor.

Bu sorumluluğumuzun farkındayız ve gereğini yapmak üzere inisiyatif ve irade gösteririz. Buna yönelik parti içinde (örgütsel, zihni ve teknik ) ciddi bir hazırlığımız da söz konusudur.

Parti olarak çözüm sürecinde rolümüzü oynamak istiyoruz. Sorumluluğumuzu kimsenin üzerine atmıyoruz. Ki, Öcalan da bu konuda “herkes ve özellikle DTP rolünü oynamalıdır. Sorumluluğu bana atmamalıdırlar” diyor. Hal böyleyken, biz siyasetçilerin görevden kaçmak gibi bir keyfiyeti ve sorumsuzluğu olmaz/olamaz. Aksine, ön açıcı/yardımcı ve katkı sunan olmak istiyoruz. Burada sorun edilen biz olmamalıyız. Çözüme dönük bir irade ve program oluşacak/oluşturulacak mı? Bunun yolu/yöntemi ne olacak? Partimizle diyalog hangi çerçeve ve ilkelerde kurulacak? Ya da kurulacak mı? Kanımca asıl mesele bu hususlardır.

Tüm bu olay ve olgular içinde tekrar belirtiyorum ki, DTP rolünden ve gücünden eksilmez. Aksine, rolünü ve misyonunu koşullayan olgular içinde işlevli bir aktör/muhatap ve -bu rolüyle çelişmeyecek- etkili bir köprü olabilirse, bunu güçlendirebilir de.

Bir diyalog mekanizması oluşturmak şarttır. Ama başbakan görüşmesinden sonra aylardır

DTP ile diyalog kurulmadığını da kamuoyu bilmelidir.

Tek yanlı, dayatmalar içeren, diyalogsuz ve içeriği bilinmeyen bir çözüm veyahut açılım olabilir mi? Siyaset, iyi niyetle sürdürülebilir bir faaliyet değildir ki!.. Demokratik çözüm ve toplumsal barış konusunda politik argüman ve araçları güçlendirmeye dönük bir vizyona ve iradeye sahibiz. Ancak, amaç bağcıyı dövmekse –ki, genel algı budur- DTP bunun dışında olacak/kalacaktır! Unutulmasın ki, 50 bin ölünün yarattığı travma, hassasiyet, motivasyon, inançlar ve şekilleniş içinde siyaset yapıyoruz. Acılar söz konusu olunca adil, erdemli ve ilkeli davranmak gibi sorumluluğumuz vardır. Ayırım gözetmiyoruz, tüm acıları hissediyoruz…

Açıklamasız, ilişkisiz, diyalogsuz bir yere varamayız. Anlayamayız, anlatamayız. Konuşmak ve tartışmak gerekiyor. Yol haritası niye verilmiyor, hasta tutuklular niye bırakılmıyor? Çocuk tutuklular ne olacak? İmralı’ya tecrit ne zaman bitecek? Operasyonlar ne olacak? Tezkere çıktı, çatışmalar yoğunlaşacak mı? Bilmiyoruz. Anlatmıyorlar. Anlamıyoruz. Anlatamıyoruz!..

En son sınır ötesi tezkere de çıktı! Kürtler bunun anlamının ve sonuçlarının ne olacağının farkında Yasemin Hanım. Madem konuşmamızdan rahatsızlar, biz susarız ama siyasi iktidarın bölge vekilleri de gitsin bu “savaşa devam” olarak algılanan tezkere ile açılımı yan yana koyarak durumu Kürt halkına izah etsinler, biz de dinleyelim öğrenelim!..

İnanıyorum ki Yasemin Hanım, insani açıdan bir dram haline gelen bu meselede aklı/duyguları ve vicdanı doğru kullanabilirsek, başarabiliriz.

Bilirsiniz, Türkiye’de siyaset yapılırken kavramlar ve analizler fazlasıyla kullanılır. Ancak, bu savaştan kaynaklı yoksulluk, göç, ölüm ve Ceylan’a yapıldığı gibi çok trajik manzaramıza baktıkça, meselenin duygulardan, vicdandan, özlemlerden ve anımsamalardan oluştuğu fikri aklıma gelir durur.

Politikada duyguların dilinin ne kadar önemli olduğunun farkında mıyız acaba? Ve ciddi ciddi en naif en anaç halimle “duygulara dayalı bir politika geliştirilebilir mi” sorusuna takılıyorum. Mesela böylece William Saroyan’ın hiç görmediği Bitlis’e gelmesini daha iyi anlayabilirdik belki de. Dahası çözümlerin özünün duygusal bir tatmin olduğunu herkese anlatabilirdik, kim bilir!..

Ceylan’ın küçülmüş/bölünmüş bedeni ve annesinin eteğinde topladığı kızından parçaları gördükten sonra Yasemin Hanım; Kürt sorunu, benim için belki de hiç yaşamayacağım Dersim’e gidip Zazaca bir ezgi eşliğinde ağlamaktan ibarettir.

“Gulé vaji no çi halo, eman eman no çi halo?”

Yani bu çok mu zor?..

* DTP Diyarbakır Milletvekili / ayseltugluk@hotmail.com


Gönderen Ciya, Çarşamba, 14 Ekim 2009 09:59, Yorumlar(0)
Yorumlar


MKPNews ©2003-2008 mkportal.it
 


MKPortal C1.2.2 ©2003-2008 mkportal.it
Bu safya 6.09565 saniyede 22 sorguyla oluşturuldu